mağara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mağara etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

13 Temmuz 2011 Çarşamba

Ayvaini Mağarası

2006 Ağustosunda EMAK ile katıldığım son faaliyet olan Ayvaini Mağarası faaliyeti ile ilgili yazım;

Bir Ağustos gecesi Ankara’dan bindim, yol 5,5 saat sürdü, sabah 6:30’da Bursa’ya indim. Bursa’ya ilk gidişimdi bu arada. 1 saat kadar oyalandım, kahvaltılık bişeler yaptım, 7:30 gibi Sarp geldi. Sarpla oturduk konuştuk biraz, İstanbul'dan 2 arkadaş daha gelecekti (Dilay ve Beyza). İzmir'deki ekip de kiraladıkları minibüsle sabah erkenden yola çıkacaklardı. Biz M. Kemalpaşa civarında buluşup oradan birlikte mağaraya devam edecektik. Fakat İzmir ekibi başlarına ufak bi kaza geldiği için gecikeceklerini söylediler, biz de kendi çabalarımızla gidebileceğimiz yere kadar gitmeye karar verdik. 10:15 de M.Kemalpaşa arabasına bindik. M.Kemalpaşa’ya varınca mağaranın yakınlarında olan Kazanpınar, Ayva, Doğanalan köylerinden birine gidebilecek bir araç aradık. Bu köylere yakın Alibeyköyüne günde 1 minibüs çalışıyormuş, o da 2 gibi kalkacakmış, biz de o saate kadar biraz dolandık, karnımızı doyurduk. 2 gibi minibüse bindik, 15:30 gibi köye vardık ama İzmir ekibi hala yoldaydı. Birkaç saat de köyde geçirdik. Sanırım 6 gibi İzmir ekibi ile yolda buluştuk. 


6 kişilerdi (Arda, Serkan, Gökhan, Serdar, Tansel, Betül). Biz de minibüse doluştuk, bir de rehber amca aldık yanımıza mağarayı göstermesi için. Mağaranın giriş ağzının 200 m. kadar yukarısında araçların içine kadar girebildiği bir kamp alanı vardı. Aracı oraya bırakıp mağaranın ağzına baktık. 



Giriş ağzı kocamandı, yüksekliği 6-7 metre vardı sanırım. Kampa geri gelip çadırların falan kurulmasına başladık, o arada Arda, Sarp ve ben hava kararmadan mağaranın çıkış ağzını da görmek için Ayva köyüne gittik. Orada köyden bir çocuk bize rehberlik etti. 



Çıkış ağzına varmak için 250-300 m. yürümek gerekiyor ama patika bir yerde çok dikleşiyor ve küçük taşlardan dolayı kayıyor. Çıkış ağzı da en az giriş ağzı kadar büyüktü. Mağara Doğanalan ve Ayva köyleri Kazanpınar diye 20 haneli küçük bir köyün yakınlarından bir yerden başlıyor, 5,5 km. kadar gidiyor, Ayva köyünden de çıkıyordu. Kamp yeri giriş ağzına yakındı, dolayısıyla mağaradan çıkanları minibüsle almak gerekiyordu. Bu arada köyde ve kamp yerinde telefonlar az da olsa çekiyordu. Dolayısıyla çıkan ekipten haberdar olabilmemiz için mağaranın çıkış ağzına bir telefon bırakıldı. Sonra Ayva köyünün buz gibi suyundan doldurup kampa döndük.

Mağaraya 4 grup halinde girilecekti. Bir grubun mağarada kalma süresi yaklaşık 5-6 saatti. Çıkan ekipler köyden minibüsle alınacaktı. Ama çıkış ağzı ile köy arasındaki dik ve dikenli çalılı patikadan botları taşıma problemli olacağından ekiplerin karşılıklı olarak girmesine karar verildi. Yani ilk ekip normal şekilde girecek, çıkış ağzından çıkacak, 2. ekip çıkış ağzından girecek giriş ağzından çıkacaktı. Böylelikle hem botları taşıma zahmetinden kurtulacak hem de zaman kazanacaktık.



İlk ekiple beraber ben de mağaranın ağzına gittim. Bolt çakılması babanın alınması derken vakit geceyarısını geçmişti. Ekibi tamamen gönderip kamp yerine geldiğimizde İstanbul ekibi gelmiş, çadırlarını kuruyordu. (Levent, Sinem, İsmail, Taisia, Mehmet, Nilüfer, Emre Akoral) Onların çadırları kurması vs. derken saat 3’ü geçti. İlk ekibin 6 gibi çıkması bekleniyordu, dolayısıyla 2. ekip o saatte hazır olmalıydı. Ama Levent ve Sinem yoldan geldikleri için yorgundular ve o saatte kalkamayacaklarını söylediler. O yuzden onların girişini 8’e aldık ama yine de 6’da köye gidip ilk ekibi karşılayacak birileri lazımdı. Sabah 5.30 gibi Tansel ve ben minibüsle köye gidip beklemeye başladık. 1,5 saat bekledik. 7.30 olmasına rağmen hala kimse yoktu. Biz de 2. ekip zaten 8’de hazır olacağı için tekrar kampa dönüp onları almaya karar verdik. Eğer ilk ekip çıkarsa 2. ekip normal şekilde girecekti, 8’de çıkmazlarsa bi problem olma ihtimaline karşı 2 ekip yine girecekti, o yüzden yedek botu da yanımıza aldık. Hazırlıklar yapılırken o sırada ilk ekipten telefon geldi. Biz de zaten hazırdık. Ben 2. ekibi köye bıraktım, köy meydanında tulumları değiştirdiler, ilk ekibi de tekrar kamp yerine getirdim. İlk defa minibüs kullandım, kamyon gibi, kullanması zevkli ama.


İlk ekiple kamp yerine geldik. Üstlerini değiştirdikten sonra kahvaltı yaptık. Kahvaltıyı yaparken İzmirden Levent A. İle Sevgi geldi. Onlar da kamp yerini kolayca bulmuşlar. Ben son ekipte olduğumdan en iyi ihtimalle akşam 10 gibi mağaraya girecektim. Gece de sadece 2 saat uyuyabildiğim için gün boyu matı serip kampta gölgede yayıldım, uyuyamadım ama. 2. ekip (Sarp, Dilay, Levent, Sinem) beklenen saatten erken çıktı, 3,5-4 saatte mağarayı tamamlamışlardı. 3. ekip 5 kişiydi (eskiler: Mehmet, Nilüfer, Emre Akoral, Gökhan, Serdar) 3. ekibin çıkması da beklenenden erken oldu. 10 gibi çıkmalarını beklerken onlar 8 gibi kampa geldiler. Normalde mağaranın çıkış ağzındaki telefonla bize haber vereceklerdi ama telefonu birileri almış sanırım, o yüzden köye varıp birilerinin telefonundan kamptaki kendi telefonlarını aradılar ama yabancı numara olduğundan kimse açmadı, onlarda köyden bi taksiyle kamp yerine geldiler. Biz o arada akşam yemeğini yiyorduk. Yemekten sonra mağara için hazırlıklarımızı yaptık. Son ekip olduğumuzdan, sabaha kadar da epey bi vakit olduğundan fazla acele etmiyorduk. Diğer ekiplerin hepsi mağara uzun olduğu için, geriye ne kadar kaldığı vs. de bilinmediği için mağarayı mümkün olduğu kadar hızlı geçmişti. Ama bizim acelemiz olmadığı için fotoğraf çekmeye de zaman ayırabilecektik.


Saat akşam 10 Arda ve Sarp minibüsle bizim ekibi (Ben, Tansel, Levent A., Sevgi) köye bıraktılar. Gecenin karanlığına göre patikadan mağarayı bulmak çok da zor olmadı. Kısa dinlenmelerle 10:30 da mağaranın ağzındaydık. Kırmızı botu çıkışa bırakmışlardı, onu indirip bir sırt çantasına koyduk. Telefonun olup olmadığını kontrol ettik ama yerinde değildi. Girişten biraz içeri yürüdükten sonra balçıklı bir göl başlıyor. Göle girmeye gerek kalmadan kenardaki balçıklardan geçilebiliyor. 


Zaten bir önceki ekip botları bu gölün ilerisinde bıraktıkları için burayı başka türlü geçme imkanı yok. Balçıklı gölden sonra mağara tamamen kuru ama güzel oluşumlar var. 


Bazı yerlerde tavanı tamamen sarkıtlar kaplıyor, bazı yerlerde traverten benzeri oluşumlar. 


Yarım saat kadar daha yürüdükten sonra botların bırakıldığı yere geldik, bu da göllerin başlangıcı demek oluyordu. Tanselle ben bir botu, Levent ve Sevgi diğer botu kullandılar. Suyun dere gibi azaldığı yerlerde doğrudan yürüyerek geçiyorduk, göl olan yerlerde yanda tutunarak, basarak geçecek kadar yer varsa önce orayı deniyorduk, yoksa boyu geçip geçmemesine göre bota biniyorduk. Bota binip inmesi zaman kaybettirici olduğu için bel seviyesini geçmeyen gölleri yürüyerek geçtik, su bel seviyesini de aşıyorsa bota biniyorduk. Böyle böyle sayılamayacak kadar göl geçtik.

İlk suya giriş biraz ürperticiydi. İlk başta su seviyesi yükseldikçe çizmelerde ayaklara buz gibi su girmeye başlıyor, yer yer bacak seviyesine, bel seviyesine kadar sulara girdik. Hatta ben bi ara göğüs seviyesine kadar girdim. Mağaranın içi zaten soğuk bir ortam, su da çok soğuk, o kadar ki, girer girmez titremeye başlıyorsun, hatta sudayken ve çıktıktan sonra benim konuşmam titrememden dolayı anlaşılmıyordu.




Epey bir göl geçtikten sonra tavan alçalmaya başladı ve yaklaşık 1 m. yüksekliğinde bir tünel oldu. Tünelin üst kısmındaki kayalar tamamen pürüzsüz. Tünelin içinde biz botun üstünde kürek çekerek ilerliyoruz. Kafamızın hemen üstünde tavan, yer yer baretimiz tavana çarpıyor. Hatta bir yerde tavan o kadar alçaldı ki geçmekte zorlandık. Şayet su seviyesi biraz daha yüksek olsaydı geçmek imkansız olabilirdi, ya da küçük bir sifon oluşabilir, bizim de dalarak geçmemiz gerekebilirdi.




Gölün bittiği bir yerde yan tarafta yaklaşık 3 m. yüksekliğinde bir boşlukta bir sürü yarasa uçuşuyordu, ilk gördüğümde bir tanesi o kadar yakından geçti ki korktum ilk başta. Sonra makinemi çıkarıp uzaktan çekmeye başladım. Mesafe fazla olduğu için flaşın çok zarar vereceğini düşünmedim. 




Birkaç poz çekmiştim ki bir yenisini çekerken yarasanın biri tam flaş patladığı anda o kadar yakın geçmiş ki, tesadüf eseri, yakın plan çok güzel bir yarasa fotoğrafı yakalamış oldum. Çekerken rastgele deklanşöre basmıştım ama çektikten sonra ekranda görünce “ohaaa” tepkisi verdim, gören herkes de aynı tepkiyi verdi.



Bu şekilde bir 3 saat kadar yol aldık. Her ne kadar botla göl geçmesi vs. zevkli olsa da bu da bir yede kadar, insan artık ne zaman bitecek diye düşünmeye başlıyor. Diğer ekipler mağaranın ilk başında (biz tersten girdiğimiz için sonunda) yarasa pisliğiyle dolu iğrenç bir boklu gölün olduğundan bahsediyorlardı. Ama aynı göl bizim için mağaranın bittiğini haber veren bir müjdeciydi. Fazla acele etmeden, çok kısa molalar dışında hiç ara vermeden saat 02:30 gibi mağaranın sonuna gelmiştik. Botların havasını indirmemiz, malzemeleri toparlamamız, çıkış yapmamız derken en son benim çıkıp kamp yerine gelmem 03:30’u buldu. Üstümü değiştirip, elimi yüzümü yıkayıp çadıra gireyim derken 4 oldu.


4 saat uyumuşum, sabah 8’de uyandım. Zaten güneş doğup da çadıra vurunca içeriyi hamam gibi ediyor. Ben de kendimi dışarıya bir gölgeye attım. Derken millet de yavaş yavaş uyanıp çıkmaya başladı. Sonrasında kahvaltı falan halledip toplanmaya başladık. Malzemeleri, çadırları toplamamız 12’yi buldu. Araçlara yerleşip önce bir köye gidip kahvede 15-20 dakika oturduk, çay içtik, genel bir değerlendirme yaptık. Sonrasında da İstanbul ekibiyle bir sonraki faaliyette görüşmek üzere vedalaştık, onlar araçlarıyla ayrılırken biz de İzmir ekibinin minibüsüne bindik. İzmir ekibi bizi (Sarp ve ben) Akçalar beldesinde bıraktı. Biz de onlarla vedalaşıp Bursaya geçtik. Benim planım o akşam Bursa’yı gezip gece otobüse binmekti ama yolcu yolunda gerek diyerekten akşam 5 arabasına binip gece Ankara’ya vardım.

4 Temmuz 2011 Pazartesi

Bir fotoğrafın hatırlattıkları


Bir sabah arkadaşım bir fotoğraf göndermiş e-maille, bir de “bişeyler hatırlattı mı?” yazmış. Hatırlatmaz olur mu!... Fotoğrafta bir mağaracı sağanak gibi bir yağmurun altında iniş yapıyor, her tarafından akan sular çizmelerinden süzülerek dökülüyor. Neredeyse iki sene olmuş: Ağustos 2004, İzmir, Ödemiş, Subatan Yaylası. Biz de aynen böyle bir sağanağın altında sırtımızda ağır bir çanta, yanlarımızda metrelerce ip asılı halde son çıkışı yapmıştık mağaradan, asla unutamam.
Üniversite hayatımda yaptığım en anlamlı şey bir öğrenci kulübüne katılmaktı. Biraz tesadüf, biraz da doğa sporlarına olan ilgimle 1. sınıftayken mağaracılığa başlamıştım. 4 sene de aktif olarak devam ettim, neredeyse bütün faaliyetlerine katıldım. Tabi özellikle doğa sporları üzerine bir kulüpte kurulan arkadaşlıklar mezun olmakla son bulmuyor, 4 sene boyunca güven üzerine kurduğun, hayatını emanet ettiğin arkadaşlarınla mezuniyetten sonra da ayrı şehirlerde de olsan görüşmeye devam ediyorsun. Özellikle kulüpte uğraştığın iş de mağaracılık gibi hobi seviyesinde değil tutku seviyesinde yapılıyorsa kopmak imkansız hale geliyor. Ben de 2004’te okuldan mezun olup memlekete döndükten sonra Ağustos’ta yapılacak yaz faaliyetini iple çeker olmuştum.



O yaz daha önce de birkaç sefer gidilen Ödemiş Subatanı’na gidilecekti. Oraya daha önce bir kaç faaliyet düzenlenmiş fakat bazı seneler ekibin yetersizliği, bazı seneler koşulların uygun olmaması nedeniyle mağaranın sonuna kadar inilememişti, belli noktalardan dönülmek zorunda kalınmıştı. Mağara 160 m. derinliğinde, -100 m.den sonra göllerin başladığı, yazın bile etrafta sulanan patates tarlalarıyla aktif olarak su girişinin olduğu bir mağaraydı. Çok sayıda, uzunlu, kısalı, zorlu kolaylı inişleri, bolt geçişleri, gölleri, botla göl geçişleri ile zorlu ve derin bir mağaraydı. Giren kişilere fazlasıyla tecrübe kazandırıyordu. Ödemiş Subatanı’na ilk defa mağaracılığımın 3. senesinde girmiştim ve rahatlıkla mağaracılık tarihimi Ödemişten önce ve sonra diye ikiye ayırabilirim. 




Neyse işte, bu sene artık mağaranın sonunu görmek istiyorduk, özellikle bir önceki sene -140’a kadar inilip zaman yetersizliğinden geri dönülmesi artık mağaranın bitirilmesini öncelikli amaç haline getirmişti.

Önceki sene -140 m.ye kadar 3 kişi inmiş, yukarıdaki ekiple (mağaranın toplanması için yardıma gelecek ekip) buluşma saatine yetişmek gerektiği için daha fazla inememiş, geri dönmek zorunda kalmıştık. “Geri döneceğin yeri iyi bilmek gerek” mağaracılıkta önemli bir sözdür. Çünkü çıkış işi inişten çok daha zaman alıcı ve yorucudur. Geçen sene döneceğimiz yeri bilmiştik ama yine de insana koyuyor sona o kadar yaklaşmışken geri dönmek. İçimizden bir şeyleri orada bırakarak çıkışa geçmiştik mecburen.




Bu sene ekip inmek için yeterliydi. Yapılan plana göre ben toplama ekibindeydim. Bu seneki planda bir ekip mağaraya girecek, sonuna kadar sistemi döşeyecek, ertesi gün de diğer bir ekip yine sona kadar inecek ve sistemi geri toplayarak çıkacaktı. Bu arada sistem dediğim şeyden kısaca bahsedeyim. Dikey mağaralara inebilmek için mağara içindeki kayalardan perlonla ya da mağara duvarına çakılan boltla bağlantı noktaları oluşturularak ve bu bağlantı noktalarına karabinalarla ip bağlanarak bir sistem oluşturulur. Üzerinize kuşandığınız mağaracılığa özel teknik malzemelerle de bu sisteme bağlanarak Tek İp Tekniği (Single Rope Technique – SRT) denilen bir teknikle iniş ve çıkış gerçekleştirilir.








Plan bir ekibin sona kadar sistemi döşemesi ve çıkması diğer ekibin de yine dibe kadar inip sistemi toplayarak çıkması şeklindeydi ama mağarada her şey dışarıda planlandığı gibi gerçekleşmiyor. Döşeme ekibi 5 kişi inmişti. -100 m.de başlayan ve basamaklı şekilde ardı ardına devam eden göllerden ancak botla geçilebiliyordu. Bota da bir seferde 2 kişi binebiliyordu. Çoğu gölün başında ve sonunda da ancak bir kişinin bekleyebileceği kadar yer vardı. Dolayısıyla göller başladıktan sonra tek botla ancak 3 kişi devam edebiliyordu. Daha fazla kişinin devam etmesi hem bekleyecek yerin kısıtlı olmasından hem de botun çok sefer yapacağından, zaman kısıtından dolayı rasyonel değildi. 3 kişinin bile -100 m.den sonra devam etmesi saatler alıyordu. Dolayısıyla devam edecek 3 kişinin burada bir karar vermesi gerekiyordu. Ya 2 kişiyi -100 m.de bırakarak devam edecekler, ya da hep beraber çıkışa geçeceklerdi. Bu 2 kişi yeterli tecrübeye sahip olmadığı için kendi başlarına çıkmaları da istenmemişti. Mağara içinde hareketsiz beklemek de ısı kaybına neden olduğundan çıkışa karar verilmişti. Yani plan bu şekilde değişmişti, mağara -100 m.ye kadar döşenmişti.





İş ertesi gün girecek 2. ekibe yani bize kalmıştı. Bizim ekipte de 3’ü deneyimli 8 kişi vardı. Mağaraya girerken de iki amacımız vardı. Hem deneyimsiz kişileri mağarada belli bir derinliğe kadar indirerek deneyim kazandırmak, hem de mağaranın dibini görmek. Mağaranın girişine geldiğimizde su girişi olduğunu gördük, ilk inişte ıslanacağız demekti bu da. Biz mağarada uzun süre kalacağımız için de içeride ıslak olmak büyük problemdi. Dolayısıyla dibe kadar inecek 3 kişi yanımıza yedek kıyafetler aldık. Daha sonrada ıslak kıyafetleri mağarada değiştirip çıkan bir ekiple gönderdik. Bizim ekipten 3 kişiyi -60 m.ye kadar indirdikten sonra geri gönderdik, 2 kişiyi de -120’ye kadar indirip geri gönderdik. Bu bize zaman kaybettirdiyse de herkesin mağaraya girmesi ve tecrübe kazanması açısından başka çare yoktu. -120’den sonra 3 kişi kalmıştık. Aynen geçen seneki -140’dan dönen ekip. Ben, Ümit ve Necmi. Geçen sene döndüğümüz noktaya geldiğimizde sanki mağara bir sene boyunca bizi beklemiş gibiydi, değişen hiçbir şey yoktu, ben de geçen seneden beri o anı bekliyordum. -140 m.den sonra uzun bir iniş var, yukarıdaki gölden dökülen sular adeta bir şelale gibi. Oradan inerken de mecburen ıslandık.

Mağara hala devam ediyordu sağa, aşağı doğru. Orada Ümit 2 bolt çaktı, bu da yaklaşık yarım saat sürdü. Yarım saat boyunca ıslak halde hareketsiz beklemek, hele de mağaranın soğuk ve nemli ortamında berbat bir şey. Bir yandan da saatlerce mağarada olmanın verdiği yorgunluk. Orada uyumamak için kendimi zor tuttum. Hipotermiye böyle giriliyor herhalde, o kadar üşüyorsun ama yinede kendini uyumaktan alıkoyamıyorsun. Bolt çakma olayı da bittikten sonra Ümit inişe geçti ve kısa bir inişten sonra aşağıda yine bir gölün olduğunu söyledi. Biz mağaranın bitmesini beklerken mağara bizi hala zorluyordu. Hem zamanımız daralmıştı hem de enerjimiz. Yukarıya çıkacağımız vakti söylediğimiz bir saat vardı, dediğimiz saatte yukarıda olmalıydık, yoksa bir ekip (bizim başımıza bir kaza gelmiş olma ihtimaline karşı) kurtarmaya girecekti. Bu arada mağaradayken dışarı ile iletişim kurmak mümkün değil. -160 m. derinlik kısa bir mesafeymiş gibi gelebilir ama bu derinliğe inmek için yatayda aldığınız mesafenin çok daha fazla olduğunu ve mağaranın sürekli yön değiştirdiğini yer yer daralıp genişlediğini de düşünürseniz ilk 20 m.den sonra içeriye dışardan ne gün ışığının ne de sesin giremeyeceğini tahmin edersiniz. Çıkış süremizi, üstelik malzemeyi de toplayarak çıkacağımızı düşündüğümüzde zamanımız epey daralmıştı yani. Aşağıda yeniden bir gölün çıkması işimizi bozmuştu, çünkü normal şartlarda gölü geçmek için kullandığımız bot yukardaydı, yukarı çıkıp botu indirmek hem yorucu hem de zaman kaybettirici olacaktı. Yoksa bu sefer sona daha da yaklaşmışken yine mi geri dönmek zorunda kalacaktık. Ümit geri çıktı, zaten kısa bir inişti. Ben inip baktım, ip doğrudan göle iniyordu, ama gölün arkasından da mağara devam ediyordu. Sonunda yandaki kayalara da tutunarak gölün yanındaki kayaya geçmeyi becerdim. Kendimi emniyetli bir noktaya alıp ipten çıktım. Oradan devamında mağara bitiyordu zaten, gölden sonra mağaranın son noktasıydı. Yıllardır suların mağara içine sürüklediği her şey burada birikmişti, traktör, kamyon lastiği, çalılar, odunlar, kum. Neyse sonunda mağaranın dibine ulaşmıştık. Şimdi acilen çıkmamız gerekiyordu.

Asıl olay bundan sonra başlıyordu. Hem çıkışın daha zor olması, üstelik bir de malzemelerin toplanması ve çıkışa doğru yaklaştıkça da taşıdığınız malzemenin artması. Normalde buraya kadar döşenmiş malzemeyi 5 kişi taşıyordu. İlk döşeme ekibi 5 kişiyle indirmişti bu malzemeleri. Ama biz 3 kişi çıkarmak zorundaydık. Üstelik bir de mağaranın içinde ıslanmış malzemeler, ipler daha da ağırlaşmıştı. Bunları çıkarmak da insanüstü bir çaba, enerjinin son damlasına kadar kullanımını gerektiriyordu. Mağaraya gireli de 12 saatten fazla olmuştu. Ama mağaracılığın gerçeği de buydu işte, “yeter ben oynamıyorum” diyemiyordun, mecburen dışarı çıkmak zorundaydın, bu da çok fazla çaba gerektiriyordu.

-100 m.ye geldiğimizde sırtımızdaki çantalar çoktan dolmuştu, bundan sonrasındaki malzemeleri, ipleri, karabinaları yanlarımıza asacaktık. Sona doğru yaklaştığımızda sırtımızda ağır bir çanta, her iki yanımızda da asılı kangal yapılmış metrelerce ipler, karabinalar, kulaklar. Çıkışa bir türlü gelemiyorduk ama. Oradaki zorluğu ne kadar anlatsam azdır, yaşamayan bilmez. Zaten o anı yaşarken ben de sadece “Benim burada ne işim var” diye düşünüyordum, yumarı her kaldırışımda küfrediyordum. Neyse ki yanıma bolca çikolata almıştım, enerji verici şeylere çok ihtiyaç oluyor. Islaklık, üşüme, yorgunluk, ağırlık. Artık en son çıkışa geldiğimizde yukarıdan deliler gibi su geliyordu. Gücümüzü son zerresine kadar harcamıştık, bana o halde yeryüzünde hiç kimse bir iş yaptıramazdı, ama gel gör ki yerin altındaydık ve yeryüzüne çıkmamız gerekiyordu. Necmi ve Ümit ilk sen çık dediler. Son çıkışa başladım, yukarıdan su sağanak yağmur gibi, şelale gibi geliyordu. Girerken de su vardı fakat şu anki kat be kat fazlasıydı. Buz gibi su baretime, yüzüme çarpıyor, botumun içine doluyordu. Islanmadık hiçbir yerim kalmamıştı. Çıkarken, son enerjimi kullanmama rağmen dibe kadar inmiş olmanın mutluluğuyla gözyaşım da akan suya karışıyordu. Çıkışın sonuna geldiğimde karşımda dört kişiyi heyecanla beklerken bulmak beni daha da duygulandırdı. Tek kelime bile edemedim, sadece sırtımdaki çantayı yan taraflarımda asılı olan ipleri, karabinaları, kulakları emniyet kemerimden çıkarmalarını seyrettim. Konuşmayıp sadece insanların yüzlerine bakabildim. Fazla beklemeden yavaş yavaş mağaradan çıktım.



Hava aydınlıktı. Biz mağaraya cumartesi öğlen 2 gibi girmiştik. Ben mağaradan çıktığımda da pazar sabah saat yaklaşık 7 idi. Yani 17 saate yaklaşık bir süre mağarada kalmıştık, akşamı ve geceyi tamamen mağarada geçirmiştik. Kamp yerine geldiğimde birkaç arkadaş ateşin başında bekliyordu. Çıktığımda inanılmaz yorgundum, her tarafım ağrıyordu, göğüs perlonu ve sırtımdaki çanta omuzlarımı kesmişti, neredeyse bütün kaslarım ağrıyordu. Benden yaklaşık yarım saat sonra da Necmi Ümit ve diğerleri geldi.

Kahvaltıya kadar yaklaşık 1 saat uyuyup kalktığımda ağrılarımı daha iyi hissedebiliyordum. Ellerim, parmaklarım şişmişti, oynatmakta zorlanıyordum, birçok yerimde çizikler ve çürükler vardı. Zor olmuştu, özellikle bütün malzemeyi üç kişi çıkarması ama yerin dibine inip çıkmaktan çok memnundum. Mağaranın zevkine çıktıktan sonra varırsın derler ya işte aynen öyleydi. Mağaranın içindeyken zamanın nasıl geçtiği anlaşılmıyor, sürekli de hareket halinde olunduğu için olayın tam zevkine varılamıyor. Çıkış çok yoruyor ve küfrettiriyor. Ama en sona gelip de özellikle gündüzse gün ışığını görmek (gece çıkmak da ayrı bir güzeldir), sonra da mağaradan çıkmak adeta yeniden doğmak gibi. Ne kadar yorgun olsan da, her tarafın ağrısa da zor bişeyleri başarmanın ve hayatın kıymetini anlamanın vermiş olduğu zevk bambaşka.



Gaziosmanpaşa Üniversitesi İşletme ve Ekonomi Kulübü Genç İşletme ve Ekonomi Dergisi 2006 Mayıs sayısında yayınlanmıştır.